E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Pamukkale Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Dergisi - Pamukkale Univ Muh Bilim Derg: 28 (6)
Cilt: 28  Sayı: 6 - 2022
1.
Kapak-İçindekiler
Cover-Contents
Pamukkale Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Dergisi
Sayfalar I - VI

2.
Taşıtların hız kesicilerden geçişi esnasında maruz kaldıkları titreşimin analiz edilmesi
Analysis of vibration exposure of vehicles during passing through speed bumps
Emrah Yurtbaş, Emre Kuşkapan, Muhammed Yasin Çodur
doi: 10.5505/pajes.2021.82504  Sayfalar 777 - 785
Trafik kazaları çok sayıda can kaybının yanı sıra ciddi maddi kayıplara da sebep olmaktadır. Bu durum toplumları hem maddi hem de manevi olarak olumsuz etkilemektedir. Meydana gelen trafik kazalarının çok büyük bir kısmı aşırı hızdan kaynaklanmaktadır. Özellikle kent içinde çok sayıda insan ve taşıt bulunması sebebiyle aşırı hız kent dışı yollara göre daha ağır sonuçlar doğurabilmektedir. Kent içerisinde hız aşımının azaltılması amacıyla uygulanan yöntemlerden birisi hız kesicilerin kullanılmasıdır. Bu hız kesiciler sayesinde taşıtların yüksek hızlara ulaşmaları engellenebilmektedir. Uygulanması planlanan hız kesiciler belirli standartlara uygun yapılmadığı takdirde hem sürücü hem de yolcu konforunu olumsuz şekilde etkilemektedir. Yapılan bu çalışmada Erzurum ilinde yer alan üçü hazır tip kauçuk tümsek, beşi hız platformu ve ikisi yükseltilmiş yaya geçidi tipinde olmak üzere toplam 10 adet hız kesicinin tasarım standartlarına uygunluğu araştırılmıştır. Hız kesicilerin üç boyutlu gerçek şekillerini belirlemek için Cors cihazı ile hassas ölçümler yapılmıştır. Deneyler her hız kesici için iki ve dört kişinin taşıtta olması kaydı ile 15- 20- 25- 30 ve 35 km/sa hızlarda yapılmıştır. İvme ölçümleri için Sensebox 70x3 üç eksenli ivmeölçer kullanılmıştır. Titreşim ölçümleri sonucunda sadece bir adet hız kesicinin konfor şartlarına uygun olduğu ortaya konmuştur. Mevcut diğer hız kesicilerin tekrar gözden geçirilip tasarım standartlarına uygun olarak inşa edilmesinin hem sürücü hem de yolcu konforu adına daha faydalı olacağı belirtilmiştir.
Traffic accidents cause serious financial losses as well as many deaths. This situation negatively affects societies both materially and spiritually. The vast majority of traffic accidents are caused by excessive speed. Especially due to the large number of people and vehicles in the city, excessive speed can have more severe consequences than the roads outside the city. One of the methods applied to reduce speeding in the city is the use of speed bumps. Thanks to these speed bumps, vehicles can be prevented from reaching high speeds. If the speed breakers that are planned to be implemented are not made according to certain standards, they negatively affect driver and passenger comfort. In this study, a total of 10 speed breakers, three of which are ready-made rubber bumps, five of which are speed humps and two of which are of the raised pedestrian crossing type, were investigated for compliance with the design standards. Precise measurements were made with the Cors device to determine the real three-dimensional shapes of the speed breakers. The experiments were carried out at speeds of 15- 20- 25- 30 and 35 km/h, provided that two or four people were in the vehicle for each speed breaker. Sensebox 70x3 triaxial accelerometer was used for acceleration measurements. As a result of the vibration measurements, it has been revealed that only one speed bump is suitable for comfort conditions. It was stated that it would be more beneficial for both driver and passenger comfort if other existing speed bumps were reviewed and built in accordance with design standards.

3.
Ulaşım talebi ve arzı arasındaki bağıntı: Zaman-Seri veri ile Granger nedensellik testi
The relationship between transportation demand and supply: Granger-Causality test using time-series data
Yavuz Duvarcı, Hasan Engin Duran
doi: 10.5505/pajes.2022.33733  Sayfalar 786 - 801
Ulaşım arz ve talebinin karşılıklı ve dönüşümlü biçimde birbirlerini belirlediği düşünülür. Aslolan talebin belirlemede öncül olmasıdır. Fakat, kentsel bölgelerde, genellikle arz yerine kullanılan arazi kullanım değişkenleri bu sürecin arasına karışmaktadır. Arazi kullanım değişkenlerini temizleyerek, bölgesel/milli arz-talep değişken çiftleri sebep-sonuç mekanizması analizinde kullanılmıştır. Nesnel bir analiz için, Granger-nedensellik testi (GCT), tek-yön ve çift-yön için zaman seri veri kullanılarak, hem öncel olan tarafın ve en etken değişkenlerinin tespitinde kullanılmıştır. Analizler dört seviyede yapılmıştır;(a)bağıntının tek-yönlü veya çift-yönlü olup olmadığı, (b) istatistiki anlamlılık (c) talep vey arzın başlatıcı olup olmadığı, (d) etkilerin kısa vade veya uzun vade olup olmadığı. Ülkemizin bölge istatistikleri ile GCT sonuçları göstermiştir ki, arz-talep etkileşimi tartışmasına açıklık getirebilecek şekilde tek-yön ilişkide arz tarafı değişkenleri özellikle demiyolları bakımından daha önceldir. Buna mukabil, uzun vadede anlamlı sonuçlar hemen hemen yoktur. Sonuçta, çift-yönlü ilişkiler banliyö tren ulaşımında gözlemlenmiştir. Yatırımlar mutlaka talep bilgisi doğrultusunda olmalıdır. Genellikle, arz etkileri (bilhassa demiryolu ve kaaryolunda) uzun vadede kaybolma eğilimindedir. Hala, arz/talep nedenselliğinde hangisinin başat ve nedensellik yönlenimi konusunda genel bir hükme varılamamaktadır. Değişen koşullara göre sürecin karmaşık doğası etkin olmaktadır
Transport demand and supply are deemed to determine each other in a cyclic manner. The major idea has been that the demand is usually the preceding one. However, in urban cases, usually the land use variables in place of supply interferes this process. Cleansing the land use variables, the regional/national level variable pairs of demand and supply are employed to analyze the cause-effect mechanism. For objectivity, the Granger-causality test (GCT) is used to understand the relationship between transportation demand and supply. The Analyses were made at four dimensions;(a) whether the nexus is one-directional or bi-directional, (b) its significance level (c) whether demand or supply is the preceding, (d) whether the effects are short-term or long-term. Using the Turkish statistics, the GCT results showed that, in the short/medium run, overwhelmingly the supply variables precede (mostly in railway mode), mostly unidirectional (one-way causality) manner, however, in the long-run almost no relationship was found. In other transportation modes, no significant relationships are observed. Finally, bi-directional relations were usually observed in suburban rail. The investments then should be made according to known demand. Usually, the effects of supply (especially of railways and roadways) could rather fade away in the long-run. Still, no general statement can be made for the demand/supply causality especially in terms of which one is preceding and of the direction of causality. The chaotic nature of the process reigns over with the changing conditions.

4.
Sinyalize kavşak koridorlarında dinamik kablosuz şarj istasyonları için yerleştirme ve boyutlandırma stratejileri
Placement and sizing strategies for dynamic wireless charging stations on signalized intersection corridors
Erdem Doğan
doi: 10.5505/pajes.2022.90337  Sayfalar 802 - 811
Dinamik kablosuz şarj istasyonları, elektrikli araçların sınırlı pil kapasitesinin menzil sorununa potansiyel bir çözümdür. Ancak bu istasyonların altyapısı maliyetli olduğundan, istasyonların kablosuz şarj hatlarının (WCT) konumlandırılması önemlidir. Bu çalışma, sinyalize koridorlarda şarj istasyonlarının konumlandırılması ve boyutlandırılması için iki farklı grupta stratejiler önermektedir. İlk grup önceden tanımlanmış iki stratejiden oluşurken, ikincisi Gri Kurt Optimizasyonu (GWO) ve Balina Optimizasyon Algoritması (WOA) kullanan stratejileri içerir. Bu stratejilerin performansı, çeşitli BEV oranları (rEV) ve maksimum WCT uzunlukları dikkate alınarak test edildi. Analiz sonuçları, incelenen vakaların çoğunda GWO ve WOA'ya yüksek verimli yerleşim planları sunulduğunu gösterdi. Ancak şaşırtıcı bir şekilde artan rEV ile önceden tanımlanmış stratejiler bazı durumlarda GWO ve WOA'dan daha iyi performans gösterdi. Bir diğer dikkat çekici bulgu ise koridor girişlerinde daha fazla WCT kullanılarak istasyonun verimliliğinin artırılabileceğidir. Bu çalışma, kavşak koridorları için kablosuz şarj istasyonlarının konumlandırılması ve boyutlandırılması sorununun çözümüne katkı potansiyeline sahip ve önceki çalışmalarda vurgulanmayan sonuçlar sunmaktadır.
Dynamic wireless charging stations are a potential solution to the range problem of the limited battery capacity of electric vehicles. However, the infrastructure of these stations is costly, so it is important to position the wireless charging tracks (WCT) of the stations. This study proposes strategies in two different groups for positioning and sizing the charging stations on signalized corridors. The first group consists of two predefined strategies while the second includes strategies using Gray Wolf Optimization (GWO) and Whale Optimization Algorithm (WOA). The performance of these strategies was tested taking into account various BEV ratios (rEV) and maximum WCT lengths. Analysis results showed GWO and WOA is presented high-efficiency placement plans in the majority of cases studied. Surprisingly, however, with increasing rEV, the predefined strategies showed better performances in some cases than that of GWO and WOA. Another notable finding is that the efficiency of the station can be increased by using more WCTs at the corridor entrances. This study presents results that have the potential to contribute to the solution of the problem of positioning and sizing wireless charging stations for intersection corridors and were not highlighted in previous studies.

5.
Farklı bağlayıcılarla üretilmiş betonların geçirimlilik karakteristiklerinin değişik test yöntemleri ile incelenmesi
Investigation of permeability characteristics of concretes with different cementitious materials by various test methods
Hüseyin Yiğiter
doi: 10.5505/pajes.2022.20050  Sayfalar 812 - 817
Beton veya betonarme yapıların zararlı kimyasal etkiler altında dayanıklılığı çok büyük oranda beton malzemesinin geçirimliliğine bağlıdır. Diğer yandan betonun geçirimliliğinin değerlendirilmesinde kullanılabilecek birçok deneysel yöntem mevcuttur. Sunulan çalışma kapsamında farklı çimento türleri ile üretilmiş ve ayrıca üretiminde mineral katkı olarak uçucu kül kullanılmış betonların farklı deney yöntemleri ile ölçülmüş geçirimlilik sonuçları incelenmiştir. Katkılı çimentolar ile üretilmiş betonlar ve üretiminde çimento ile birlikte uçucu kül kullanılmış betonlar geçirimlilik açısından oldukça iyi performans göstermiştir. Deneysel çalışma sonuçları, klor geçirimlilik, rezistivite, su emme ve basınçlı su işleme derinliği ölçümlerinin, aynı dayanım seviyesindeki betonların geçirimlilik farklılıklarını ortaya koymak için kullanılabileceğini, hava geçirimlilik ve ultrases hızı deneylerinin, aynı dayanım seviyesindeki betonların geçirimlilik farklılıklarını ortaya koymak için yetersiz kaldığını göstermiştir.
The durability of concrete or reinforced concrete structures subjected to aggressive environment depends mainly on the permeability of concrete. On the other hand there are various experimental methods that can be used to evaluate the permeability of concrete. Within the scope of the presented study, the permeability results of concretes produced with different cement types and also using fly ash as mineral additive, measured by different test methods, were investigated. Concrete composites with blended cements or fly ash concrete composites showed better permeability performance. Test results showed that chloride permeability, resistivity, water absorption and water penetration measurements can be used to reveal the permeability differences of the concretes at the same strength level. On the other hand air permeability and ultrasonic velocity tests were found to be insufficient to reveal the permeability differences of the concretes at the same strength level.

6.
Polietilen ve kalsiyum karbonat bileşiği modifiyeli bitümlü bağlayıcıların sıcaklık duyarlılığı ve depolama stabilitesinin incelenmesi
Investigation of temperature sensitivity and storage stability of polyethylene and calcium carbonate compound modified bituminous binders
Yunus Erkuş, Baha Vural Kök, Mehmet Yılmaz
doi: 10.5505/pajes.2022.48052  Sayfalar 818 - 827
Bu çalışmada, polietilen ve kalsiyum karnonat bileşiği (PEC) modifiyeli bitümünün sıcaklık duyarlılığı ve depolama stabilitesi incelenmiştir. PEC bitüm ağırlığınca %3, %6, %9, %12 ve %15 oranlarında kullanılmıştır. PEC modifiyeli bağlayıcıların özellikleri, %4 styrene-butadiene-styrene (SBS) modifiyeli bağlayıcı ile kıyaslanmıştır. Bağlayıcıların sıcaklık hassasiyetini belirlemek için penetrasyon, yumuşama noktası ve dönel viskozimetre deneyleri uygulanmıştır. Bağlayıcılara depolama sonrası yumuşama noktası ve dinamik kayma reometresi deneyleri uygulanmıştır. Ayrıca bağlayıcıların yaklaşık maliyetleri yardımıyla performans / maliyet ilişkisi belirlenmiştir. Deney sonuçlarına göre; %15 PEC içeren bağlayıcı düşük sıcaklık hassasiyeti ile ön plana çıkmıştır. PEC modifiyeli bağlayıcılarda %6’dan daha fazla katkı içeriğinde depolama sonrası önemli derecede faz ayrımı olduğu belirlenmiştir. Bağlayıcıların performans ve maliyetleri birlikte değerlendirildiğinde %6 PEC içeren bağlayıcının %4 SBS modifikasyonu ile sıcaklık hassasiyeti, depolama stabilitesi ve ekonomik bakımdan benzer performansa sahip olduğu tespit edilmiştir.
In this study, temperature sensitivity and storage stability of polyethylene and calcium carnonate compound (PEC) modified bitumen were investigated. PEC was used at the rates of 3%, 6%, 9%, 12% and 15% by weight of bitumen. The characteristics of PEC additived binders were confronted with 4% styrene-butadiene-styrene (SBS) additived binder. Penetration, rotational viscometer and softening point experiments were applied to determine the temperature sensitivity of the binders. After the storage process, dynamic shear rheometry and softening point experiments were applied to the binders. Moreover, their performance / cost relations were determined with the help of the approximate costs of the binders. According to the test results; The binder containing 15% PEC stands out with its low temperature sensitivity It has been appeared that there was a important phase separation after storage with an additive content of more than 6% in PEC modified binders. When the performance and costs of the binders are evaluated together, it has been determined that the binder containing 6% PEC has similar performance with 4% SBS modification in terms of temperature sensitivity, storage stability and economy.

7.
Gelişmekte olan ülkelerde inşaat yönetim hizmetlerinde BIM sisteminin etkisi; Türkiye örneği
Impact of the BIM system in construction management services in developing countries; Case of Turkey
Abdulkadir Budak, İbrahim Karataş
doi: 10.5505/pajes.2022.64369  Sayfalar 828 - 839
Günümüz inşaat sektörü gelişen teknolojiyle birlikte değişim göstermekte ve gelişmektedir. En önemli teknolojik değişimlerden birisi Yapı Bilgi Modelleme (BIM) sistemidir. Mühendislik hizmetlerine ek olarak danışmanlık hizmetlerini de içeren CM hizmetlerinde de BIM sisteminin benimsenmesi elzemdir. Bu çalışmada CM hizmetlerinde BIM sisteminin kullanılmasının faydaları, zorlukları ve inşaat yöneticisinin görevleri belirlenerek bu sisteminin kullanılmasının gerekliliği incelenmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye'deki inşaat projelerinde BIM sisteminin CM hizmetlerinde uygulanmasına ilişkin profesyonel CM firmalarına anket düzenlenmiş ve analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre özellikle eğitimli eleman eksikliği en önemli zorluk olarak ortaya çıkmasına rağmen paydaşlar arasında iletişim ve koordinasyonun artması ve çakışma analizi ile tasarım hatalarının azaltılması en önemli faydalar olarak belirlenmiştir. Ayrıca İnşaat Yöneticisinin BIM sistemi kullanımındaki görevleri önem derecesine göre sıralanmıştır. Bu çalışma CM hizmetlerinde BIM sisteminin uygulanmasına yönelik hazırlanmış öncü çalışmalardan biridir. Elde edilen sonuçlar ışığında BIM sisteminin CM hizmetlerinde kullanımı için yasal düzenlemeler, standartlar, sözleşmeler ve yürütme planları oluşturulabilir. Dolayısıyla bu çalışmanın, BIM sisteminin CM hizmetlerine entegrasyonunda yapı üretimi paydaşlarına katkı sağlayacağı umulmaktadır.
Today's construction industry changes and develops with the developing technology. One of the most important technological changes is the Building Information Modeling (BIM) system. Adoption of the BIM system is essential in CM services, which include consulting services in addition to engineering services. In this study, it is aimed to examine the benefits and challenges of using the BIM system in CM services and the necessity of using this system by determining the duties of the Construction Manager. In this context, a survey was conducted and analyzed for professional CM companies regarding the implementation of BIM system in CM services in construction projects in Turkey, a developing country. According to the results of the analysis, although the lack of trained staff emerged as the most important challenge, the increase in interdisciplinary coordination and the reduction of design errors with conflict analysis were determined as the most important benefits. In addition, the tasks of the Construction Manager in the use of the BIM system are listed in order of importance. This study is one of the pioneering studies on the implementation of the BIM system in CM services. In the light of the result obtained, legal regulations, standards, contracts, and execution plans can be composed for the use of the BIM system in CM services. Therefore, it is hoped that this study will contribute to the building production stakeholders in the integration of the BIM system with CM services.

8.
Keçiborlu (Isparta-Türkiye) opal oluşumlarının jeolojik-jeokimyasal özellikleri
Geological-geochemical signatures of opal occurrences in Keçiborlu (Isparta-Turkey)
Ebru Başpınar Tuncay, Ekin Koken, Mustafa Kuşcu, Oya Cengiz, Fatih Aydemir, Rahman Raimov
doi: 10.5505/pajes.2021.84769  Sayfalar 840 - 850
Isparta civarındaki Geç Miyosen’de başlayan ve Pliyo-Kuvaterner boyunca devam eden asidik volkanizmanın son ürünleri şeklinde gözlenen silisçe zengin çözeltiler Keçiborlu (Isparta) kükürt yatağı çevresinde gözlenen ana fay boyunca etkilidir. Bundan dolayı, opal oluşumları bu zayıf zonun yakın çevresinde yoğun olarak gözlenir. Opal oluşumları, gri, bej, sarımsı, kırmızımsı, siyahımsı gibi çeşitli renklerdedir. Masif yapılı, yer yer bant şeklinde gözlenen opaller keskin kenarlı, konkoidal kırınımlı, yarı saydam, mat, yağımsı parlak yüzeyli opaller ise yer yer demiroksitleşmiştir. Bazı opallerin breşik kayaç parçaları içerdiği gözlenmektedir. Opal oluşumlarının sahadaki lokasyonları tespit edilmiş ve temsili örnekler kullanılarak, söz konusu örneklerin ince kesit, SEM analizleri ile yapısal ve dokusal özellikleri, XRD ve FTIR analizleri ile mineral birliktelikleri belirlenmiştir. Jeokimyasal bulgular ile kimyasal bileşimleri ortaya konmuştur. İncekesitleri çalışmalarında hidrotermal çözeltilerin etkisiyle ilksel özelliklerini kaybederek opalleşmiş örneklerin yer yer demiroksitleşmiş, laminalanma kazanmış oldukları ve killeşmenin de olduğu gözlenmiştir. Manyetit ve hematit gibi opak mineral içermektedirler. SEM görüntülerinde amorf, taneli, çöl gülü ve lepisfer gibi farklı mikro dokular gözlenmiştir. XRD ve FTIR analizlerinde opallerin çoğunun Opal CT ve bir kısmının da Opal C türünde olduğu tespit edilmiştir. Jeokimyasal analizler sonucunda Ba <120 ppm ve Ca >200 ppm miktarları, LOI değerlerinin dikkate değer değişimi, gerekse de C/T oranı ile Ga arasındaki nispi ilişki ile hidrotermal alterasyonlar dikkate alındığında Keçiborlu opallerinin magmatik kökenlidir.
Silica-rich solutions, observed as the final products of acidic volcanism, which started in the Late Miocene around Isparta and continued throughout the Plio-Quaternary, are effective along the main fault observed around the Keçiborlu (Isparta) sulfur deposit. Therefore, opal occurrences are intensely observed in and around this weak zone. Opal formations are in various colors such as gray, beige, yellowish, reddish, blackish. Opals with a massive structure, observed as bands, are sharp-edged, conchoidal diffraction, translucent, matte, oily glossy surface opals are iron oxidized. Some opals are observed to bear brecciated rock fragments. The locations of the opal occurrences in the field were determined in this study. Using representative samples, structural and textural properties of opals were determined by thin section, SEM analyses, and mineral associations determined by XRD and FTIR analyses. Geochemical findings revealed chemical compositions. Based on the thin-section studies, it was observed that the opalized samples lost their primary properties due to the effect of hydrothermal solutions and they became iron oxidized, laminated, and argillized. In addition, they contain opaque minerals such as magnetite and hematite. Different micro textures such as amorphous, granular, desert rose, and lepisphere quartz associations were observed in SEM images. In the XRD and FTIR analyzes, it was determined that most of the opals were Opal CT and some of them were defined as Opal C type. Based on the geochemical analyses considering Ba <120 ppm and Ca >200 ppm, the remarkable changes in LOI values, and the relative relationship between C/T ratio and Ga, such hydrothermal alterations in opals the Keçiborlu opals were found to have the magmatic origin.

9.
Susuzdag Formasyonu kireçtaşlarının jeokimyasal içeriklerinin jeoistatistiksel analizi ve mekânsal dağılım haritası
Geostatistical analysis and spatial distribution map of geochemical contents of the Susuzdag Formation limestones
Özge Özer Atakoğlu, Mustafa Gürhan Yalçın
doi: 10.5505/pajes.2021.82609  Sayfalar 851 - 862
Karstlaşabilen kayaç sınıflamasına giren karbonatlı kayaçlardan kireçtaşları, Antalya kompleksi içerisinde yaygın olarak bulunurlar. Kireçtaşlarının oluşumunda meydana gelen elementel ilişkilerin istatistiksel metotlar kullanılarak yorumlanması, ortamdaki paleo-redoks durumlarının yorumlanması ve diyajenetik koşulların anlaşılabilmesi için önem arz etmektedir. Çalışmada, Susuzdağ Formasyonu içerisinde bulunan kireçtaşlarından derlenen örnekler XRF yöntemiyle analiz edilmiştir. Ayrıca, kireçtaşı numunelerinden ince kesitler hazırlanmış olup ayrıntılı optik mikroskop çalışmaları ile formasyonun mineralojik özellikleri belirlenmiştir. Kireçtaşlarının oluşumu esnasında zenginleşme gösteren içeriklerin sıralanımı “SiO2, MgO, Al2O3, K2O, TiO2 Fe2O3, SO3, Pb, Th, U, Sr, Mn ve Co” şeklindedir. Bölgesel ölçekte K2O, Al2O3 ve SiO2 elementlerinin yüksek değerlerde bulunması, kireçtaşlarının içerisindeki yüksek kil varlığını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca dağılım haritalarından yorumlanan Al2O3 ve TiO2 benzer lokasyonlardaki yüksek konsantrasyonları alüminyumoksitli ve titanyumoksitli minerallerin varlığına işaret etmektedir. Başlıca 4 faktör altında toplandığı görülen kimyasal içeriklerin kümülatif değeri %92.60 olarak hesaplanmıştır. Mikritik ve sparitik dokusal özellikte bulunan kireçtaşlarının ince kesitlerinde foliasyon ve laminasyon gözlemlenmemiştir. Ayrıca kesitlerin matriks dolgularının kil içerikli olduğu tek nikol görüntülerinden tespit edilmiştir. Bölgedeki kireçtaşlarının oluşumları esnasında, dehidrasyon tepkimeleri geçirerek su moleküllerini kaybedip, kaolinit mineralince zenginleştikleri düşünülmüştür.
Limestones, which are a type of carbonate rocks that are classified as karstification of rocks, are widely observed in the Antalya complex. The assessment of the elemental relationships in the formation of limestones by using statistical methods is important for the interpretation of paleo-redox states in the environment and for understanding its diagenetic conditions. In the study, limestone samples collected from the Susuzdag Formation were analyzed by the XRF method to determine their chemical contents. Also, thin cross-sections of the limestone samples were prepared and the mineralogical properties of the formation were determined by performing detailed optical microscopy examinations. The order of the contents enriched during the formation of limestones is as follows: SiO2, MgO, Al2O3, K2O, TiO2 Fe2O3, SO3, Pb, Th, U, Sr, Mn, and Co. The high values of K2O, Al2O3 and SiO2 elements at the regional scale revealed the high clay presence in the limestones. In addition, high concentrations of Al2O3 and TiO2 interpreted from distribution maps in similar locations indicate the presence of minerals with aluminum oxide and titanium oxide. The cumulative value of chemical contents, which were observed to fall in 4 main groups, was calculated as 92.60%. The limestone samples were found to have micritic and sparitic textural features, and no foliation or lamination was observed in their thin cross-sections. Moreover, according to the single-nicol images, the matrix fillings of the cross-sections of the samples were found to contain clay. It was thought that the limestones in the region underwent dehydration reactions during their formation and lost their water molecules and became enriched in kaolinite minerals.

10.
Bir gaz-sıvı kontaktör kullanarak amonyağın hava ile sıyırılması: pH, sıcaklık, hava debisi ve başlangıç amonyak konsantrasyonunun etkisi
Air stripping of ammonia using a gas-liquid contactor: Effect of pH, temperature, airflow rate, and initial ammonia concentration
Gökçe Didar Değermenci
doi: 10.5505/pajes.2021.19540  Sayfalar 863 - 868
Amonyak, evsel ve endüstriyel atıksuların arıtılmasında giderilmesi gereken en önemli parametrelerden biridir. Alıcı ortamlara (nehir, göl ve deniz) deşarj edilen amonyak arıtılmazsa çevresel problemlere neden olabilir. Bu çalışma kapsamında bir gaz-sıvı kontaktör kullanılarak hava sıyırma ile amonyak giderimi üzerine pH, hava debisi, sıcaklık ve başlangıç amonyak konsantrasyonunun etkisi araştırılmıştır. Kesikli işletilen sistemde sıyırma süresi boyunca (360 dakika) sabit pH değerlerinde çalışılmış ve optimum pH değeri 11 olarak belirlenmiştir. Yüksek hava debisi ve sıcaklığın amonyağın giderim verimliliği ve genel hacimsel kütle transfer katsayısı (KLa) üzerinde önemli etkilere sahip olduğu gösterilmiştir. Başlangıç amonyak konsantrasyonunun değiştirilmesiyle amonyak gideriminde ve KLa üzerinde dikkat çekici bir değişim gözlenmemiştir. pH 11, başlangıç amonyak konsantrasyonu 100 mg/L, hava debisi 20 L/dakika ve 55°C’de amonyağın tamamen giderilmesi için yaklaşık 90 dakika gerekli olduğu belirlenmiş ve en yüksek genel hacimsel kütle transfer katsayısı bu işletme değerlerinde 0.0462 min-1 olarak belirlenmiştir.
Ammonia is of great important parameter that should be considered while treating domestic and industrial wastewaters. If the ammonia discharged to receiver media (rivers, lakes, and sea) is not treated, it may cause environmental problems. The present study examines the impact of pH, air flow rate, initial ammonia concentration, and temperature on ammonia stripping by using air stripping with a gas-liquid contactor. In the system operated in batch mode, the operations were conducted with fixed pH throughout the stripping period (360 minutes) and the optimum pH level was determined to be 11. It was shown that high airflow rate and temperature have significant effects on ammonia stripping efficiency and overall volumetric mass transfer coefficient (KLa). When removing ammonia by altering the initial ammonia concentration, no significant changes were observed in ammonia stripping efficiency and KLa. With pH of 11, initial ammonia concentration of 100 mg/L, airflow rate of 20 L/min, and temperature of 55°C, it was determined that removal of ammonia took approximately 90 minutes and the highest overall volumetric mass transfer coefficient for this setting was found to be 0.0462 min-1.

11.
Isınma amaçlı doğal gaz kullanımının Erzurum İli hava kalitesine etkisinin SO2 ve PM10 parametreleri üzerinden istatiksel bir değerlendirmesi
A statistical evaluation of the effect of natural gas usage for urban heating on the air quality of Erzurum City via SO2 ve PM10
Zeynep Eren, Ferda Yerdelen Tatoğlu, Taha Akarsu
doi: 10.5505/pajes.2021.83548  Sayfalar 869 - 880
Bu çalışmada Erzurum kent atmosferindeki hava kalitesinin değişimi; Erzurum’da hava kirliliğinin ilk kez görülmeye başlandığı 1978-1979 kış döneminden başlayarak 2018-2019 dönemine kadar kükürt dioksit (SO2) ve çapı 10 mikrondan küçük partikül madde (PM10) parametreleri kriter olarak alınmış; kent atmosferindeki nispi nem, ortalama sıcaklık, yağış, rüzgâr yönü ve hızı gibi meteorolojik parametreler de göz önünde bulundurularak istatistiksel olarak incelenmiştir. Bu amaçla görünürde ilişkisiz regresyon modellerinden (SUR) yararlanılmıştır. Erzurum kent atmosferinde hava kalitesinin değişimini etkileyecek en önemli faktör 2005 yılında kentsel ısınma amacıyla kullanılmaya başlanan doğal gaz olduğu için bu modellerden elde edilen sonuçların doğal gaz kullanımı ile ilişkisi belirlenmiştir. 2005 yılının ve varsa diğer yılların etkilerinin bir başka ifade ile yapısal kırılma tarihlerinin belirlenmesi amacıyla testler uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlar doğal gazın kentte yaygınlaşmaya başlamasından sonraki yıl olan 2006 yılının PM10 modelinde yaklaşık %75 korelasyon ve 2009 yılının ise SO2 modelinde %72 korelasyon ile yüksek düzeyde anlamlı önemli bir yapısal kırılma olduğunu göstermiştir.
In this study, the alteration of air quality in the Erzurum urban atmosphere starting from the winter period of 1978-1979, when air pollution began to appear in Erzurum for the first time, until the 2018-2019 period was statistically analyzed by choosing as the criteria parameters sulfur dioxide (SO2) and particulate matter of less than 10 microns in diameter (PM10) and taking into account meteorological parameters such as the relative humidity, average temperature, precipitation, wind direction and speed. Seemingly Unrelated Regression (SUR) models have been used for this purpose. Since the most important factor that will affect the change of air quality in the Erzurum urban atmosphere is natural gas, which was started to be used for urban heating in 2005, the relationship between the results obtained from these models and the use of natural gas was determined. In order to determine the effects of 2005 and other years, if any, tests were firstly applied for determining the structural break dates. The results obtained showed that there was a highly significant structural break with a correlation of aproximately 75% in the PM10 model of 2006, the year after the natural gas became widespread in the city, while it was 2009 for the SO2 model with with a correlation of 72%.

12.
Hava ve polen örneklerindeki organoklorlu pestisit (OCP) kalıntıları ve bu ortamlar arasındaki kirletici geçişlerinin belirlenmesi
Determination of organochlorine pesticide (OCP) residues in air and pollen samples and pollutant partition between these environments
Mehmet Ferhat Sari, Fatma Esen
doi: 10.5505/pajes.2022.98148  Sayfalar 881 - 887
Bu çalışmada, kentsel ve yarı kentsel bölgelerdeki hava ve polen örneklerinde organoklorlu pestisit (OCP) konsantrasyonlarının bölgesel ve zamansal değişimleri ile hava/polen arasındaki dağılımların belirlenmesi amaçlanmıştır. Örnekleme periyodu boyunca hava ve polen örneklerindeki toplam 10 OCP (∑10OCP) konsantrasyonları kentsel örnekleme noktası için sırasıyla 318.2±73.7 pg/m3 ve 21.7±5.1 ng/g, yarı-kentsel örnekleme noktası için ise sırasıyla 390.1±103.5 pg/m3 ve 20.0±3.3 ng/g olarak belirlenmiştir. Ayrıca α-HCH ve endosülfan-ß bileşiklerinin hem polen hem de hava örneklerinde en baskın OCP bileşikleri olduğu belirlenmiştir. Her iki örnekleme noktasında genellikle yaz aylarında yüksek OCP konsantrasyonları ölçülmüştür. Hava ve polen arasındaki OCP geçişlerinin belirlenmesi için polen/hava dağılım katsayısı (KPA) hesaplanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, hem kentsel hem de yarı-kentsel örnekleme noktasında genellikle polenden dış ortam havasına OCP geçişlerinin olduğu belirlenmiştir.
In this study, it was aimed to determine the regional and temporal variations of organochlorine pesticide (OCP) concentrations in air and pollen samples in urban and semi-urban areas and the distribution between air/pollen. A total of 10 OCP (∑10OCP) concentrations in air and pollen samples during the sampling period were determined as 318.2±73.7 pg/m3 and 21.7±5.1 ng/g for the urban sampling point and 390.1±103.5 pg/m3 and 20.0±3.3 ng/g for the semi-urban point, respectively. In addition, it was determined that α-HCH and endosulfan-ß compounds were the most dominant OCP compounds in both pollen and air samples. High OCP concentrations were measured at both sampling points, usually during the summer months. Pollen/air partition coefficient (KPA) was calculated to determine OCP exchange between air and pollen. According to the results obtained, it has been determined that there are generally OCP transitions from pollen to ambient air at both urban and semi-urban sampling points.

13.
Gökkuşağı alabalığı tesislerinden kaynaklanan tat ve koku sorununun çok kriterli karar verme metotları ile değerlendirilmesi
Evaluation of taste and odor problems caused by rainbow trout facilities with multi-criteria decision-making methods
Cihan Özgür, Emrah Öztürk
doi: 10.5505/pajes.2022.26098  Sayfalar 888 - 900
2-Methylisoborneol (2-MIB) ve geosminden kaynaklanan tat ve koku sorunu, su kaynaklarında görülen en yaygın problemlerden biridir. Doğal ve antropojenik kirlik kaynakları neticesinde su kaynakları kirlenmekte ve sularda topraksı-küflü tat ve koku oluşmaktadır. Su kaynaklarında tat ve koku oluşumuna neden olan antropojenik kaynakların başında kültür balıkçılığı üretim tesisleri yer almaktadır. Bu çalışmada, ülkemizde faaliyet gösteren ve özellikle gökkuşağı alabalığı üretimi gerçekleştirilen tesislerde 2-MIB ve geosmin oluşumundan kaynaklanan tat ve koku sorununun giderimine yönelik kullanılabilecek en iyi arıtma prosesini çok ölçütlü karar verme metotları (ÇÖKVM) kullanılarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında; ozon tabanlı prosesler, ultraviyole (UV) tabanlı prosesler, aktif karbon adsorbsiyonu, alüminyum koagülasyonu, kum filtrasyonu, klor, klor dioksit, potasyum permanganat, fenton tabanlı prosesler ve foto-fenton prosesleri alternatif prosesler olarak değerlendirilmiştir. En iyi arıtma prosesinin belirlenmesinde analitik hiyerarşi süreci (AHS) kullanılmıştır. Alt kriterler olarak ise giderim performansı, güvenilirlik ve dayanıklılık, karmaşıklık, planlı bakım kolaylığı, inşa kolaylığı, çeşitli kimyasal kullanımı, ön arıtma gereksinimi, yan ürün oluşumu ve uygunluk belirlenmiştir. Alt kriterlerin sıralamasında TOPSIS ve VIKOR karar verme modelleri kullanılmıştır. TOPSIS ve VIKOR metodları kullanılarak elde edilen sonuçlara göre, beton havuzlarda gökkuşağı alabalığı üretiminden kaynaklanan 2-MIB ve geosmin gibi tat ve koku bileşenlerinin gideriminde kullanılabilecek en iyi arıtma yönteminin ozon tabanlı prosesler olduğu tespit edilmiştir.
Taste and odor problem caused by 2-MIB and geosmin is one of the most common problems seen in water resources. As a result of natural and anthropogenic pollution sources, water resources are polluted, and an earthy-moldy taste and odor occurs in the water. Aquaculture production facilities are the leading anthropogenic sources that cause taste and odor formation in water resources. In this study, it is aimed to determine the best treatment methods that can be used to eliminate the taste and odor problems caused by the formation of 2-MIB and geosmin by using multi-criteria decision making (MCDM) methods in facilities operating in Turkey and where especially rainbow trout is produced. In the study, ozone-based processes, UV-based processes, activated carbon adsorption, aluminum coagulation, sand filtration, chlorination, chlorine dioxide, potassium permanganate, fenton-based processes and photo-fenton processes were used as alternative processes. The criteria chosen for the study were removal performance, reliability and durability, complexity, ease of planned maintenance, ease of construction, use of various chemicals, pre-treatment requirement, by-product formation, and suitability. Analytical hierarchy process (AHP) was used in weighting the criteria in the study, TOPSIS and VIKOR methods were used in ordering the alternatives. According to the results obtained using TOPSIS and VIKOR methods, ozone-based processes were found to be the best treatment method that can be used for the removal of taste and odor components such as 2-MIB and geosmin resulting from rainbow trout production in concrete ponds.

14.
Karbon bazlı dezenfeksiyon yan ürünlerinin çoklu maruziyet yolları için kanser risklerinin değerlendirilmesi: Isparta içme suyu
Life-time cancer risk assessment of carbonaceous disinfection by-products through multiple pathways of exposure in drinking water: Isparta distribution system
Cihan Özgür, Bilgehan İlker Harman, Hasan Köseoğlu, Şehnaz Şule Kaplan Bekaroğlu
doi: 10.5505/pajes.2021.26053  Sayfalar 901 - 911
Dezenfeksiyon yan ürünleri (DYÜ), öncül maddeler ve dezenfektanlar arasındaki reaksiyonlar sonucu oluşan mutajenik ve karsinojenik bileşiklerdir. Bu çalışma kapsamında, Isparta içme suyu dağıtım sisteminden bir yıl boyunca aylık olarak alınan numunelerde trihalometanlar (THM) ve haloasetik asitlerin (HAA) konsantrasyonlarının ve türleşmelerinin belirlenmesinin yanı sıra, yutma, dermal absorpsiyon ve inhalasyon yolları ile karbon bazlı DYܒlerden kaynaklanan yaşam boyu toplam kanser riskleri hesaplanmıştır. THM konsantrasyonu 24-57 µg/L aralığında, HAA konsantrasyonları ise 12-36 µg/L aralığında değişim göstermiştir. Çok yollu maruziyet dikkate alınarak hesaplanan en yüksek ortalama toplam kanser risk değeri erkekler için 8,3E-05 ve kadınlar için ise 8,1E-05’tir. THM kanser riskine en yüksek katkıyı inhalasyon (ortalama %62), ardından yutma (ortalama %27) ve en düşük katkıyı dermal (ortalama %11) maruziyet oluşturmaktadır. Isparta içme suyu dağıtım sisteminde, THM için hesaplanan kanser risk değerleri, Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Teşkilatı (USEPA)’nın belirlediği ihmal edilebilir risk değerinden (1E-06) kadınlar için 81, erkekler için ise 83 kat daha fazladır. HAA için çoklu maruziyet yollarından kaynaklı ortalama toplam kanser riski erkeklerde ve kadınlarda sırasıyla 3,3E-05 ve 4,4E-05’dir. HAA için, ortalama toplam yaşam boyu kanser risk değerleri USEPA’nın belirlediği ihmal edilebilir risk değerinden kadınlar için 44, erkekler için 33 kat daha fazladır.
Disinfection by-products (DBPs) are mutagenic and carcinogenic compounds formed as a result of reactions between precursors and disinfectants in water sources. The aim of this study is to monitor the concentration and speciation of trihalomethanes (THMs) and haloacetic acids (HAAs) and in water samples taken monthly from 5 points of the Isparta water distribution system for 1 year. Also, the lifetime cancer risk of THMs and HAAS through oral ingestion, dermal absorption, and inhalation exposure from tap water in 5 districts in Isparta are estimated. The total concentrations of THMs and HAAs in tap water samples were ranged 24-57 µg/L and 12-36 µg/L, respectively. The estimated total carcinogenic risk levels of THMs for male and female through ingestion, dermal absorption, and inhalation were 8.3E-05 and 8.1E-05, respectively. Among the three pathways studied in THMs exposure, inhalation contributed 62% of the total risk followed by oral exposure (27%) and dermal contact (%11). In the Isparta water distribution system, the total cancer risk values estimated for THM are 81 times higher for women and 83 times higher for men than the negligible risk value (1E-06) determined by the United States Environmental Protection Agency (USEPA). The estimated total carcinogenic risk levels of THMs for male and female through multi-pathway were 3.3E-05 and 4.4E-05, respectively. For HAA, the mean total lifetime cancer risk values are 44 times higher for women and 33 times higher for men than the negligible risk value determined by the USEPA.

15.
Kükürt bazlı ototrofik ve metanol bazlı heterotrofik denitrifikasyon süreçlerinin çevresel etkileri
Environmental effects of sulfur-based autotrophic and methanol based heterotrophic denitrification processes
Elif Yakamercan, Deniz Uçar
doi: 10.5505/pajes.2022.76508  Sayfalar 912 - 919
Denitrifikasyonda inorganik elektron vericilerinin kullanılması, organik elektron vericilerine göre düşük maliyetli ve daha az atık organik kirlenme riski gibi avantajları nedeniyle popülerlik kazanmaktadır. Kükürt, ototrofik denitrifikasyonda yaygın olarak kullanılmaktadır, ancak asit ve sülfat üretimi, ana dezavantajlarıdır. Gerekli alkaliniteyi sağlamak için kireçtaşı veya çözünmüş alkalinite kaynakları kullanılır. Bu çalışmada, çevresel etkilerini (abiyotik tükenme, küresel ısınma potansiyeli, ozon tabakasının incelmesi, insan toksisitesi, tatlı su sucul ekotoksisitesi, deniz suyu ekotoksisitesi, karasal ekotoksisite, fotokimyasal oksidasyon (POCP), asitleşme ve ötrofikasyon) belirlemek için üç denitrifikasyon işleminin (kireçtaşı destekli S0 bazlı, bikarbonat bazlı S0 bazlı ve metanol bazlı denitrifikasyon) yaşam döngüsü değerlendirmesi (YDD) yapılmıştır. Bu çalışmada YDD için, SimaPro 9.1.1 yazılımının CML 1A baseline, su ayak izi için ise AWARE V1.03 metodu kullanılmıştır. Her üç grupta da başarıyla 25 mg NO3--N/L giderimi sağlanmış, ancak S0 bazlı denitrifikasyonda alkalinite kaynağı olarak NaHCO3'ün kullanılması durumunda çevresel etkinin diğer proseslere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. YDD ‘ye göre çevresel etkinin en düşük olduğu durum kükürtün elektron kaynağı olarak ve kireçtaşının alkalinite kaynağı olarak kullanılmasında gerçekleşmiştir. En yüksek çevresel etki elektrik kullanımı kaynaklı olup, bikarbonat beslemeli grupta toplam 75.38 kg CO2 eşdeğerindeki küresel ısınma potansiyelinin 65 kg’lık kısmı elektrik kullanımından kaynaklanmaktadır. Hetetrofik denitrifikasyonda 1 kg NO3--N/m3 fonksiyonel birim için su ayak izi 24.3 m3 iken kireçtaşı ve bikarbonat bazlı ototorofiklerde sırasıyla 30.7 m3 ve 45.1 m3 tir. Çalışma, ototrofik denitrifikasyonun maliyet ve su kalitesi açısından heterotrofik denitrifikasyona göre avantajları olmasına rağmen, alkalinite kaynağı olarak NaHCO3 kullanımından kaçınılması gerektiğini göstermektedir.
Utilization of inorganic electron donors in denitrification is gaining popularity because of its advantages over organic electron donors such as low cost and less effluent organic contamination risk. Elemental sulfur is widely used in autotrophic denitrification, but acidity and sulfate production are the main drawbacks of sulfur-based denitrification. Limestone or dissolved alkalinity sources are used to provide necessary alkalinity. In this study, life cycle assessment (LCA) of three denitrification processes (limestone-assisted SO-based, bicarbonate-based SO-based and methanol-based denitrification) was performed to determine their environmental impacts (abiotic depletion, global warming potential, ozone depletion, human toxicity, freshwater aquatic ecotoxicity, seawater ecotoxicity, terrestrial ecotoxicity, photochemical oxidation (POCP), acidification and eutrophication). In this study, CML 1A baseline of SimaPro 9.1.1 software was used for LCA and AWARE V1.03 method was used for water footprint. In all three groups, 25 mg of NO3--N/L was successfully removed, however, in the case of using NaHCO3 as an alkalinity source in S0-based denitrification, the environmental impact was higher than in other processes. According to LCA, the lowest environmental impact occurred when sulfur was used as an electron source and limestone as a source of alkalinity. The highest environmental impact is due to the use of electricity, and 65 kg of the global warming potential of 75.38 kg CO2 equivalent in the bicarbonate fed group is due to the use of electricity. While the water footprint is 24.3 m3 for 1 kg NO3--N/m3 functional unit in heterotrophic denitrification, it is 30.7 m3 and 45.1 m3 in limestone and bicarbonate-based autotrophics, respectively. The study shows that although autotrophic denitrification has advantages over heterotrophic denitrification in terms of cost and water quality, the use of NaHCO3 as a source of alkalinity should be avoided.

16.
Kentsel katı atıkların ve kentsel atıksu arıtma çamurlarının birlikte pirolizi ve sıvı ürün karakterizasyonu
Co-pyrolysis of municipal solid waste and municipal sewage sludge and characterization of liquid product
Alp Özdemir, Aysun Özkan, Zerrin Günkaya, Müfide Banar
doi: 10.5505/pajes.2022.38227  Sayfalar 920 - 928
Kentsel katı atıkların (KKA) ve kentsel atıksu arıtma çamurlarının (AÇ) depolanan miktarlarının azaltılması hem son yıllarda oldukça gündemde olan döngüsel ekonomi kavramı açısından, hem de KKA ve Aǒlerin daha dikkatli yönetilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Piroliz yöntemi bu atıkların birlikte arıtılmasını sağlamak için kullanılabilecek en uygun yöntemlerden birisidir. Bu çalışmada, KKA ve Aǒlerin birlikte piroliz edilmesiyle atıkların faydalı ürünlere dönüştürülmesi irdelenmiş ve elde edilen sıvı ürünün karakterizasyonu yapılmıştır. Örnekler her iki atık türünden farklı miktarlarda (ağırlıkça %25-75 oranlarında) karıştırılarak hazırlanmıştır. Piroliz öncesi hazırlanan analitik örneklerin nem, kül, uçucu madde, sabit karbon ve element kompozisyonu (C, H, O, N, S) tespit edilmiştir. Ağırlıkça farklı oranlarda hazırlanan analitik örneklerin 400°C’de birlikte pirolizi gerçekleştirilmiştir. Birlikte piroliz sonrası elde edilen sıvı ürünlerin karakterizasyonu için elementel, ısıl değer, FT-IR ve 1H-NMR analizleri gerçekleştirilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, en yüksek sıvı ürün verimi M1 kodlu (%25 KKA ve %75 Aǒnin karışımı ile hazırlanan) analitik örnekte gözlenmiştir. Genel olarak tüm piroliz sıvı ürünlerinde, büyük kısmın alifatik bileşiklerden oluştuğu tespit edilmiştir. Sürdürülebilir kentsel katı atık yönetimi için her iki atığın da depolama sahalarına gönderilmesi yerine birlikte piroliz edilerek katma değeri olan ürünler elde edilmesi, çevresel ve ekonomik açıdan katkı sağlayacak bir seçenek olarak görülmektedir.
The reduction of the sent to landfill amount of municipal solid waste (MSWs) and municipal sewage sludges (SSs) is of great importance both for the circular economy concept, which has been on the agenda in recent years, and more careful management of MSW and SS. Pyrolysis method is one of the most suitable methods that can be utilized to treat these wastes together. In this study, it was evaluated to convert these wastes into useful products by co-pyrolyzing MSW and SS, and obtained liquid products were characterized. Samples were prepared by mixing different percentages (wt. 25-75%) from these wastes. The values of moisture content, ash content, volatile matter, and fixed carbon of prepared samples before the pyrolysis process were determined. The prepared samples were co-pyrolyzed at 400 °C. Elemental analysis (C, H, O, N, S), heating value measurement, FT-IR, and 1H-NMR analysis were carried out to make the characterization of the obtained liquid products after the co-pyrolysis process. According to analysis results, it was observed that M1 (25% of MSW and 75% of SS) showed the highest liquid yield. For all liquid products, it has been determined that most of the pyrolysis liquid products consist of aliphatic compounds. For sustainable municipal solid waste management, valorizing these wastes together instead of sending them to landfill sites, the co-pyrolysis process converts them to valuable products, it also might be considered an option contributing economic and environmental aspects.

17.
İkincil arıtılmış kentsel atıksulardaki azot ve fosforun toprak-akifer arıtma sistemi kullanılarak giderilmesinde toprak tiplerinin etkisi
The effect of soil types on nitrogen and phosphorus removal from secondary treated municipal wastewater by using soil-aquifer treatment system
Mesut Ak, İlayda Top
doi: 10.5505/pajes.2021.99491  Sayfalar 929 - 936
Bu çalışmada farklı tip iki toprak kullanılarak hazırlanmış laboratuvar ölçekli bir toprak-akifer arıtma sistemi ile ikincil arıtılmış atıksulardaki azot ve fosforun toprak derinliği boyunca giderim verimi ve toprak tiplerinin arıtma verimine etkisi araştırılmıştır. Killi tınlı toprak (KTT) ve tınlı toprak (TT) ile doldurulmuş kolonlarda besleme atıksuyu olarak Denizli İli (Türkiye) kentsel atıksu arıtma tesisi çıkışından alınmış ikincil arıtılmış kentsel atıksu kullanılmıştır. Deneysel çalışmalar sırasında kolonlara takılmış farklı derinliklerdeki vanalardan alınan süzüntü numunelerinde toplam-N, toplam-P, çözünmüş oksijen, pH ve sıcaklık parametreleri ölçülmüştür. 75 cm derinliğindeki son vanalardan alınan süzüntü numunelerinde KTT’de toplam-N %50.85, toplam-P %97.07 oranında giderilirken TT’de bu değerler sırasıyla %36.72 ve %64.43 olarak hesaplanmıştır. Ayrıca, her iki toprak tipinde de toplam-N ve toplam-P giderimi için ilk 10 cm oldukça etkili olmuştur. Çalışma sonucunda TT’nin hem toplam-N hem de toplam-P gideriminde KTT’ye göre daha az etkili olduğu, her iki toprakta da derinlik arttıkça giderim veriminin de arttığı ve deneysel çalışmalar süresince giderim verimlerinde zamana bağlı herhangi bir azalmanın olmadığı görülmüştür.
In this study, the removal efficiency of nitrogen and phosphorus in secondary treated wastewaters with a laboratory scale soil-aquifer treatment system prepared using two different types of soils and the effect of soil types on treatment efficiency were investigated. In the columns filled with clayey loam soil (CLS) and loamy soil (LS), secondary treated municipal wastewater taken from the effluent of Denizli province (Turkey) municipal wastewater treatment plant was used as feed wastewater. During the experimental studies, the total-N, total-P, dissolved oxygen, pH and temperature parameters were measured in the permeate samples taken from the valves at different depths attached to the columns. In the permeate samples taken from the last valves at a depth of 75 cm, total-N was 50.85% and total-P 97.07% in CLS, while these values were calculated as 36.72% and 64.43% in LS, respectively. In addition, the first 10 cm was highly effective for total-N and total-P removal in both soil types. Consequently, It was observed that TT was less effective than KTT in both total-N and total-P removal, the removal efficiency increased as the depth increased in both soils, and there was no time-dependent decrease in the removal efficiency during the experimental studies.

18.
Diklofenak’ın bozunması, dönüşüm ürünleri ve çevresel akıbeti üzerine inceleme
A review on diclofenac degradation, transformation products and their fate in the environment
Serenay Ceren Tüzün, Ilgi Karapınar
doi: 10.5505/pajes.2022.71363  Sayfalar 937 - 952
Diklofenak, insan ve veterinerlik amaçlı yaygın kullanılan ilaçlardan biri olmuştur. Diklofenak’ın çevre ve organizmalar üzerindeki olumsuz etkilerinin ortaya çıkmasıyla, araştırma çalışmaları atıksudan uzaklaştırılmasına yönelmiştir. Atıksu ya da yüzeysel suda mikrogram düzeyindeki derişimlerine rağmen, endokrin sistemini bozabilir, bu da üst düzey organizmaların metabolizmasında dolayısıyla ekosistemde sorunlara yol açabilir. Bu nedenle diklofenakın tüketiminden başlayarak etkin diklofenak arıtımına, deşarj standartlarının belirlenmesine ve su yaşamının üst düzeyde korunmasına kadar uzanan bir yelpazede diklofenak kontrolü için acil önlemler alınmalıdır. Diklofenak ile ilgili diğer bir problem ise, fotoliz ve biyolojik reaksiyonları ile oluşan bozunma ürünlerinin atıksu arıtma tesislerinin çıkışında bulunmasıdır. Bu dönüşüm ürünleri organizmalar için daha fazla tehdit oluşturmaktadır. Dolayısıyla, bu derleme makalesi diklofenakın çevre üzerindeki olumsuz etkilerini, birincil diklofenak kaynaklarını, hayvanlar üzerindeki endokrin bozucu etkilerini, insan vücudundaki metabolizmasını, arıtma yaklaşımlarını, biyolojik ve kimyasal bozunma metabolitlerinin türünü veya dönüşüm ürünlerini vurgulamayı amaçlamaktadır.
Diclofenac has been one of the widely consumed pharmaceuticals for human and veterinary purposes. The research studies are devoted to investigating its removal from wastewater since its adverse effect on the environment and the organisms have been revealed. Despite its microgram level concentrations in the wastewater or water bodies, it could disrupt the endocrine system, which leads to problems in the metabolism of the higher-level organisms and, thereby, the ecosystem. Therefore, urgent measures should be taken to control diclofenac starting from its consumption and extending to the efficient diclofenac treatment, determination of discharge standards, or the high-level protection of aquatic life. Another problem with diclofenac is the degradation end-products that form through photolysis, or biological reactions remain in the wastewater treatment plants' effluent. These transformation products create further threats for the organisms. This review paper aims to emphasize the adverse effects of diclofenac on the environment, the primary diclofenac sources, its endocrine disrupting effects on the animals, metabolism in the human body, treatment approaches, type of biological and chemical degradation metabolites, or transformation products.

19.
Düzeltme
Erratum

Sayfa 953
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale